Advert

Romanların Yeni Kahramanı Çiğdem Tan

Romanların Yeni Kahramanı Çiğdem Tan
Romanların Yeni Kahramanı Çiğdem Tan Ekspres
Bu içerik 967 kez okundu.

Romanların Yeni Kahramanı Çiğdem Tan

 

Çiçeği burnunda yazar Çiğdem Tan, Haziran ayı başında ilk kitabı “Kahramanım”, Cinius Yayınevinden çıktı.

Uzun zamandır kitap editörlüğü yapan ve sihirli dokunuşlarıyla birçok kitaba renk katan Çiğdem Tan, ilk romanı Kahramanım ile okurlara sürpriz yaptı.

Yaza renk katan, plajlarda ve kafelerde ellerden düşmeyen Kahramanım,  okurla buluştuğundan bu yana beğeni toplamaya devam ediyor.

Okuru duygudan duyguya sürükleyen Kahramanım, sade dili ve özgün anlatımıyla da dikkat çekiyor.

 

Kahramanım Okuru Duygudan Duyguya Sürüklüyor

Çiğdem Tan, anı türünde kaleme aldığı Kahramanım isimli romanında, küçük bir şehir köyü olan Tarabya’da yaşayan sıradan insanların anlamlı, duygu yüklü yaşamlarını hikâye etti.

Haziran ayı başında Cinius Yayınevi’nden yayımlanan Kahramanım, yazarın ilk kitabı. Kitabın içinde yer alan bir kısmı kısa öykü olarak derleyerek 7. Fakir Baykurt öykü yarışmasında 600'ü aşkın eser arasında üçüncü olan Çiğdem Tan, "Bildiğim sokaklardan ve bildiğim hayatlardan ipuçları almak elimi hayli güçlendirdi ancak öykü benim yaşam hikâyem değil,” diyerek, öykünün ana anlatıcısı Bahar’ın, dünyayı ve kendini tanımaya başladığı yıllarda hasta olduğu gerçeğiyle yüzleşmiş yüz binlerce çocuğun toplamı, kurgusal bir karakter olduğunu belirtiyor.

Küçük bir kız çocuğunun nazarından 80’lerin Tarabya’sına ustaca ayna tutan Kahramanım; ülkedeki sağlık ve eğitim sistemine getirdiği eleştirel bakış ve zengin içeriğini işlediği başarılı kurguyla da dikkatleri üzerine çekiyor.

 

Çiğdem Tan ile ilk kitabı Kahramanım'ı konuştuk.

 

Çiğdem Hanım, öncelikle ilk kitabınız hayırlı olsun... Kitabın ismi neden Kahramanım?

Çok teşekkür ederim. Kitaplarıma başlamadan evvel isimlerini belirliyorum. Bu kitabın da ismi hazırdı; “Düş” olacaktı çünkü bir kız çocuğunun düşlerini anlatacaktım… Ancak öykü ilerledikçe kahramanlar düşlerin ötesine geçip öne çıkmaya başladı. Ben de minik bir değişiklikle romanıma “Kahramanım” adını verdim.

Sizi bir kitap yazmaya yönlendiren, tetikleyen ne oldu?

“Neden yazıyorsunuz?” sorusunun sanırım tek bir cevabı yok. Zülfü Livaneli der ki “Yazı, insanoğlunun ölümsüzlüğe karşı bulabildiği yegâne çözümdür.” Sanırım ardımda bir şeyler bırakabilme güdüsü, beni tetikleyen faktörlerin başında geliyor. Yine derdini anlatabilme işidir yazmak. Bir şeylere kafa yoran ancak tek başına bir çözüm bulamayacağını bilen insanlar, genellikle duygu veya düşüncelerini yayarak o konuda duyarlılık oluşturmaya çalışırlar. Ve tabii ki edebi haz. Özenli bir üslup ve özgün bir içerikle ilmek ilmek örülmüş cümleler kurabilmek, bunu yaparken duyguyu karşı tarafa tüm gerçekliğiyle yansıtabilmek bana büyük bir mutluluk veriyor.

 

Öyküdeki kahraman "Bahar" adlı kız çocuğu mu? 

Bilmem, belki… Bahar’ın bakış açısıyla anlatılmış olması ve öykünün merkezinde onun yer alması onu ana karakter yapabilir ancak hikâye bir zaferle sonuçlanıyor. Bu zaferin kahramanı kim derseniz, orada kahraman çok… Ben bir kişiyi öne çıkarmadım, bunu okura bıraktım. 

 

Yazarken neyi temel alıyorsunuz?

İnsan psikolojisini çok önemsiyorum. Duyguyu bol bol ve tüm gerçekliği ile sunabilmek için özel bir çaba harcıyorum. Psikolojik betimleme hassas noktam.

 

Kahramanım ne anlatıyor?

Kahramanım, “ben” dili ile anlatılan, anı türünde kaleme alınmış bir roman. Öykünün anlatıcısı Bahar isimli bir kız çocuğu. Bahar, şiddetli eklem ağrıları olan bir çocuk. Yoğun bir tanı ve tedavi süreci geçiriyor. O kadar küçük ki yaşadığı pek çok şeyi anlayamıyor ve hep kendince yorumluyor. Bu noktada tedavilerin psikolojik destek ile birlikte yürütülmesinin önemini vurgulamaktı hedefim.

Yine büyümeye başladığı yıllar içinde, eğitim alanında da pek çok sıkıntı yaşıyor çünkü kanunlar kronik hastalığı olan yahut uzun süre tedavi gören çocukları, sağlıklı çocuklarla aynı sınav süzgecinden geçiriyor ve onlara hiçbir imtiyaz tanımıyor. Bu noktada da eğitim sistemine eleştirel bir bakış açısı yansıttım.

Bahar küçük bir şehir köyü olan Tarabya’da yaşıyor. Tarabya, hem en zenginlerin hem de en fakirlerin bir arada yaşadığı bir yerdi seksenlerde. Yine birçok inançtan insanı bir arada barındırıyordu ki hâlen öyle. O birbirinden farklı kimliklerle Bahar’ın yolunu ara ara kesiştirdim, yine Bahar’ın bakış açısıyla onların yaşamını yorumladım.


Bu kitapta “Anlatmak istediğim her şeyi anlatabildim,” dediniz mi?

Geçenlerde İnci Aral’ın bir konuşmasını dinleme imkânım oldu. Her kitabından sonra “Acaba tamam mıydı, olmuş muydu?” deyip hayıflanırmış. Ben de bu öyküyü dört yıl evvel büyük ölçüde tamamlamıştım ama acaba, acaba diyerek ciddi bir zaman kaybettim. İnsan hiçbir zaman “tamamdır” diyemiyor galiba… Yine de kendime haksızlık etmeyeceğim; duru, yalın, gerçekçi ve samimi bir anlatım hedefime ulaşabildim.

 

Bir çocuğu konuşturmak edebi açıdan riskli değil mi?

Hem de çok riskli. Ana dili dört yaş seviyesindeki birini edebi bir öyküde ana anlatıcı olarak kullanıyorsanız kelimelerin temel anlamını kullanmalı, mecazdan kaçınmalı, o yaş grubunun temel duygu ve davranışları hakkında bilgi sahibi olmalısınız gibi pek çok riskle karşı karşıyasınız.

 

İyi araştırmış olmalısınız…

Dili iyi kullanabildiğimi biliyorum. Bu noktada herhangi bir sorun yaşamıyorum ama içerik anlamında elbette beslenmem gereken kaynaklar oluyor. Genel olarak gözlemlerden besleniyorum. “Damdan düşenin hâlinden damdan düşen anlar,” dedikleri gibi, damdan düşenleri takipteyim. Araştırma da yapıyorum ama çok başım sıkışırsa…

Bir de ödül aldınız… Bundan bahseder misiniz?

Tabii… Kahramanım’da yer alan insan hikâyelerinden üçünü, beş sayfalık bir kısa öykü olarak derledim, “İnsan Güzeldir” ismini verdim. Harutyan, Abdi ve Rosemary’nin yaşam öyküleriydi İnsan Güzeldir’de anlatılan. 7. Fakir Baykurt öykü yarışmasında, 600’e yakın eser arasında üçüncü oldu güzel kahramanlarımın öyküsü.

 

Kitap editörü olarak pek çok kitaba renk kattınız. Peki kendi kitabınızı yazmak için neden bu kadar geciktiniz?

Aslında yazmak için değil, yayımlamak için geciktim çünkü Kahramanım 2014 yılından beri hazırdı. Ondan evvel, 2009’da başlayıp üç yılda tamamladığım bir romanım daha vardı, Saklı Hikâyem. Her ikisini de birkaç yayınevine gönderdim. Kimi dönmedi, kimi yayımlatmak için matbaa masraflarını ödememi istedi, kimi masraflar + ekstra ücret istedi vesaire… Ticari kısmı beni soğuttu. Öncelikli amacım (kendim için) kitap yazmaktı; (başkaları için) kitabı yaymak değil. Hem yayımlanma etabı, yazmak gibi tüm sürece sizin hâkim olduğunuz bir iş değil. Bu noktada edilgen kaldım. Ancak sonra bir yerden başlamam gerektiğini düşünüp ayaklandım. Tabii biraz da yakın dostlarım hadi hadi diye tetikledi. Doğru zaman şimdiymiş. Beklediğim için hiç pişman değilim.

 

Kitabınızı ilk roman yarışmalarına göndermeyi denediniz mi?
O yarışmaları genellikle yayınevleri yapıyor. Ucunda ticari bir kurum olan hiçbir yarışma bana samimi gelmiyor. Danışıklı dövüş gibi…

 

Artık bir yazarsınız. Bundan sonra yaşamınızda ne değişecek?
Dış dünyaya kendini çok açmayan bir yapıya sahibim. Sevdiklerimi çok seviyorum, sevmediklerimi hiç sevmiyorum ve dolayısıyla yaşamıma almıyorum. Belki kibar bir merhaba, ayaküstü bir sohbet, hepsi bu. Yazar olmak elbet harika bir his. Siz öldüğünüzde de beyin kıvrımlarınızdan geçenleri bilecek birileri var, adınızı bilecek birileri var… Belki ters giden bir şeylerin değiştirilmesine katkınız olacak, belki birçok yaşama dokunacaksınız vesaire… 

Ancak bir de bugünün gerçekleri var. “Bir gün bir kitap ‘yazdım’ ve tüm hayatım değişti” olmadı. Sabah kalkınca başka bir dünyaya uyanmadım. Aynı evde, aynı yatakta uyuyorum geceleri. Aynı dostlarla tatile çıkıyorum ve çıkacağım. Aynı alışkanlıklarım sürecek, yine takı yapacağım, yine bisiklete bineceğim, yine saçlarımı değiştirmekten bahsedip hiçbir zaman cesaret edemeyeceğim ve yine kalabalık önünde konuşmaktan imtina edeceğim...

 

Ünlü olmaktan korkuyor musunuz?

Edebiyatçılar genellikle öldükten sonra ünlü olurlar ama tersi olursa da korkmuyorum. Yaptığınız işin getirileri olabilir elbette. Didiklenince etrafa kötü kokular yayılacak bir yaşamım yok. Kendi sessiz, sakin dünyamda kitaplarla düşüp kalkan, kimseyle işi olmayan bir tipim. Benden malzeme de çıkmaz zaten…

 

Kitabınızı Hâlid Ziya Uşaklıgil’e atfetmişsiniz… Neden Uşaklıgil?

Evet. Hâlid Ziya Uşaklıgil’i çok çok başka bir yerde görüyorum. Modern Türk romanının kurucu ismi ve çok değerli bir yazar olmasının ötesinde, cesur ve öncüdür de… Döneminde kimsenin cesaret edemediği şeyi yapıp romanla kadına kimlik kazandırmış; Türk romanına da dünyaya açılacağı kapıyı aralamıştır. Yolunda, izinde olduğumu bilsin istedim.

Kendinize örnek aldığınız birileri var mı?

Bu benim kendi edebi yolculuğum. Tabii ki bunaldığım, tıkandığım zamanlar oluyor ama öyle zamanlarda kendi kararlı hâlimi örnek alıyorum.

 

Yeni bir şeyler yazıyor musunuz?

Evet, bu ara kısa öyküye merak sardım. Okumaktan da yazmaktan da çok keyif alıyorum. Kısa öyküleri derlediğim bir öykü kitabı belki, neden olmasın…

 

Öykü hep çocuklar için, onlara uygun gibi gelir kulağa değil mi?

Evet, çünkü masal ile karıştırılır. Öykü de Masal da birer edebi tür ama öykü, gerçekçi olması noktasında masaldan ayrılır. Çocuk anlatıları ya masal türünde oluyor ya da ders verme amaçlı yazılmış öyküler… Ben yetişkinler için olanları okumayı-yazmayı seviyorum. Sabahattin Ali’nin “Ses” isimli öyküsü örneğin; kanımca dünyanın en iyi öykü örneği…

 

Yazarken en çok nelerden motive oluyorsunuz? İçerik anlamında kendinizi nasıl besliyorsunuz?

Ben zaten yazmayı çok seviyorum. Kimileri futbol maçı seyretmeyi sever ya, öyle bir şey… Dolayısıyla ekstra bir pekiştirece gereksinim duymuyorum. Daha iyilerini yazma noktasında motivasyonumu yükselten ise başaracak olmamın verdiği his oluyor. Klasik müziğin etkisini de inkâr edemem tabii ki. Müzik ve doğa beni sakinleştiriyor.

Özgün içerik noktasında beslendiğim kaynak insan öyküleri, yaşanmış gerçek hikâyeler. Sohbet etmeyi seviyorum ama sohbetin genellikle dinleme kısmında yer alıyorum. Sonra o yaşanmışlıkları kurgularla harmanlıyorum. Kafama takılan bir yerde mutlaka işi durdurup kendimi ikna edene dek araştırıyorum… Gibi.

 

Satışlardan memnun musunuz?

Evet, şimdilik iyi gidiyor. Edebiyatta bir sabah uyanıp Mirkelam olmuyor, bir milyon satmıyorsunuz. Zaman gerek…

 

Bir kitap editörüsünüz. Gün içinde kitaplara çalışıyorsunuz, sonra kitap yazıyorsunuz, boş zamanlarınızda gönüllü Osmanlı Türkçesi eğitmenliği yapıyorsunuz… Bunların hepsi birbirine çok benziyor. Sıkılmıyor musunuz?

Zaman planlamasını çok iyi yapabilen biriyim. En azından zamanın kıymetini anladığım son birkaç yıldır… Vaktimi kaliteli kullanmak için işlerimi mutlaka en başta organize ediyorum. Kitaplarla çalışmak harika bir iş. Düşünsenize, çalışırken bir yandan da kültürleniyorsunuz.

Hayatım sadece okumak-yazmak ve yazılanı düzenlemekten ibaret değil elbette. İlgi alanlarım birbirinden çok farklı. Havacılık sektörü ile ilgili belgeseller ve akademik araştırmalar en büyük tutkularımdan. O kadar çok uçak belgeseli izledim ki bir uçuş dedektifini asiste et deseler, zannederim pek zorlanmam. Belgesel izlerken bir yandan da takı yapmayı çok seviyorum. Her gün on kilometre ya yürüyorum ya bisiklete biniyorum. Canlı performans izlemeyi severim. Müzikle, konserle çok deşarj oluyorum.

Yaklaşık 10 yıldır AKUT gönüllüsüyüm. Birçok teknik eğitimimiz ve gün içinde yapılması gereken idari işlerimiz oluyor. AKUT Spor Kulübümüz ve AKUT Vakfımız da var. Çok çeşitli spor aktiviteleri, sosyal projeler gerçekleştiriyoruz. AKUT, kendi yaşamımla arama set çekip beni sakin kılıyor… Cesur, iyi niyetli, aydın, ülkesinin sorunlarına kafa yoran, yaşam hakkını önemseyen, güzel insanlar var AKUT’ta. İnsanın böyle bir bütünün parçası olduğunu hissetmesi hoş…

Edebiyatçılar da birbirini destekliyor mu? Sezen Aksu'nun onlarca müzisyene yol açtığı gibi, bu alanda da yeni yazarların elinden tutan birileri var mı?

Belki vardır ancak ben kimsenin hiçbir desteğini görmedim. Gerçi alenen destek istediğim kimse de olmadı ama çevremde çok yazan insan olmasına karşın hiçbiri ilgili, yönlendirici, destekleyici bir tutum sergilemedi. Benim gözlemim, edebiyatçıların birçoğunun birbirini çekemediği, kendini ayrıcalıklı gördüğü yönüne. Zannedersiniz hepsi bir "Budala", bir "Savaş ve Barış" yazmış. Neyse ki zamanın sadece iyileri geleceğe taşımak gibi bir özelliği var.

 

İmza günü düzenlediniz mi?

Henüz değil. Fuarda düşünüyoruz ama bunlar yayınevinin belirlediği programlar. Öncesinde duyurulacaktır. Ben de belli olduğunda sosyal medya hesaplarımda paylaşacağım.

 

Türk edebiyatını nerede görüyorsunuz?

Benim yorumumdan öte gerçekler var. Dilimiz, konuşan kişi bakımından dünyada beşinci sırada. Yapısı bakımından çok özellikli, kapsamlı, zengin… Kanımca Türk edebiyatı, Yunan ve Rus edebiyatları ile birlikte, dünyanın zirvesinde. Bunu geliştirerek çoğaltmaya devam edecek yepyeni isimler yetiştirmeliyiz.

 

Okurlara ne söylemek istersiniz?

Dilerim Kahramanım'ı beğenirler... Fazla özleşmeyeceğiz çünkü ikinci kitabım Ekim ayında, üçüncüsü yeni yılın ilk aylarında raflarda olacak...

 

Boş satışlar ve başarılarla dolu bir yaşam diliyoruz… 

Çok teşekkür ediyorum, inşallah. 

 

Reklam
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
Türkiye’nin Yüzde 39’u Kan Şekerini Ölçtürmüyor
Türkiye’nin Yüzde 39’u Kan Şekerini Ölçtürmüyor
Yılda 12,4 Kilogram Kırmızı Et Tüketiyoruz
Yılda 12,4 Kilogram Kırmızı Et Tüketiyoruz