Advert
Bugün Değilse Ne Zaman Biz Değilsek Kim?
Abdulvahap Çiftçi

Bugün Değilse Ne Zaman Biz Değilsek Kim?

Bu içerik 437 kez okundu.
Reklam

BUGÜN DEĞİLSE NE ZAMAN BİZ DEĞİLSEK KİM?

Hayatı, varoluşu basite alan insanlara şaşılır doğrusu. İnsan, sırf madde ve mananın birleşmesinden ibaret olmasa gerek! İnsanın duyguları, fikirleri, yönelişleri yaşadığı coğrafyaya, kültüre, inanca göre farklılık arz etse de öz itibariyle aynı kaynaktan geldiği içindir ki davranışlarında benzer tavırlar sergileyebilmektedir. Mesela, ertelemek-ağırdan almak başka bir ifadeyle tembellik üç aşağı beş yukarı pek çok insanın bünyesinde mevcuttur.

            Çalışkanlar bu duyguları minimum seviyeye indirebilenler veya yeterli ölçüde bastırabilenlerdir. Farklı kişilere-kitaplara atfedilen; “bugün değilse ne zaman, sen değilsen kim?” sözü, durağanlığı-ataleti-ertelemeyi ortadan kaldırıp bir an önce harekete geçmenin gerekliliğine dair söylenmiş bir söz. Sorunların çözümünü ya da başarıyı birilerinden beklemek yerine kişinin bizzat kendisinin harekete geçmesi en ideal davranıştır. Herkes kendi benliğinde bu şuur ile hareket ettiğinde ortak bir güç meydana gelecek ve kısa süre içerisinde istenilen amaca ulaşılacaktır. Bazen madde planında tarif edilemeyen davranışlar-güçler söz konusu olabilmektedir.

Peygamberlerin mucizeleri, salih insanların kerametleri gibi. Ancak bu iki mesele halk arasındaki genel anlayışta olduğu gibi bir sihirbazın hokus pokus diyerek sihirli değneğini kullanması gibi değildir. Özellikle keramet konusu asıl ifadesinden çokça saptırılmıştır. Şu an keramet var mı, yok mu tartışmasına girmeyeceğiz. Şu kısacık köşe yazısına sığmayacak kadar önemli ve uzun bir konu. Şu kadarını söyleyebiliriz ki; keramet haktır, ancak dinde delil olarak kabul edilmez. Çünkü şeytanın vesvesesinin karıştırılma ihtimali olduğundan/olacağından bunun üzerine hüküm bina edilmez. Siz keramet diye görürsünüz belki de o gerçekte bir istidraçtır. Velhasıl şu anki meselemiz bunun varlığı veya yokluğu meselesi değildir.

İslam ümmetinin tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar vahşice katledildiği bir zamanda insanüstü güçlere sahip olduğuna inanılan zatların, şeyhlerin, üstadların, üstazların, hoca efendilerin, efendi hazretlerinin bu güçlerini hangi güne sakladıkları meselesi kafamızı kurcalamaktadır! Eğer gerçekten uçabiliyor, görünmeden kâfir orduların arasına dalabiliyor; tanklar patlatıp, uçaklar düşürüp, savaş gemilerini batırabiliyorlarsa bu önemli ve şu an çokça lazım olan güçlerini(!) hangi güne saklıyorlar? Bunları kafamızdan uydurmuyoruz, bunlar halk arasında çokça konuşulan meselelerdir.

İnsanüstü güçlere sahip olduğuna inanılan zatların sadece savaşlarda değil bunun dışında da insanları (müridlerini, cemaat-tarikat mensuplarını) kaza ve belalardan korudukları, onları daima görüp gözettikleri düşüncesi bizim değil, onların kendi takipçilerinin söyledikleridir. Biz de diyoruz ki eğer gerçekten varsa böyle bir güçleri, bunu hangi güne saklıyorlar? Bugün değilse ne zaman, bu zatlar değil de kim? Eğer deseniz ki; siz nerden biliyorsunuz şeyhimizin, üstadımızın, üstazımızın, efendi hazretlerimizin, hoca efendimizin… Müslümanlara yardım etmediğini? Herhalde yanı başımızda harabelere çevrilen şehirleri, her gün onlarca yüzlerce Müslümanın parçalanmış bedenlerinin çıkarıldığı moloz yığınlarını, diri diri yakılan Müslüman bedenlerini, kesilen-doğranan çocuk, genç, yaşlı Mazlum Müslümanları, iffeti-namusu vahşice kirletilen bacılarımızın arş-ı a’layı titreten çığlıkları ve bütün bunlar her gün an be an devam ederken bu kerametler, bu güçler hangi güne saklanıyor?

Bazı müridler şeyhlerinin kendilerini daima koruyup gözettiğini, hatta geceleyin yatakta kaç defa sağa veya sola döndüklerini bile bildiğini söylüyorlar. Sormak lazım; şeyh hazretlerinin madem böyle bir tasarrufu-gücü varmış da neden vahşice katledilen Müslüman diyarlardaki mazlumlara-mücahitlere istihbarat yardımında bulunmuyor? Müridinin kaç defa sağa sola döndüğünü biliyor da tecavüze uğrayan, iffeti kirletilen Müslüman kadınların çığlıklarını duyabiliyor mu? Kâfirlerin zindanlarında tutsak edilen mazlumları da biliyor mu? Kuşatma altındaki bölgelerde açlıktan kedi, köpek yiyen bir deri bir kemik kalmış Müslümanları da görüyor mu? Harabeye çevrilen, yakılan-yıkılan İslam beldelerini de biliyor mu oturduğu yerden?

Sorumluluktan kaçmak, tembellik -maalesef- bugün dünyada Müslüman olduğunu söyleyen toplumlarda en çok görülen bir hastalıktır. Yapılması gerekenleri birilerinin sırtına yükleyip kestirmeden köşeyi dönmek, cenneti garantilemek(!) fikri bu tembelliğin tezahürüdür. Allahu Teâlâ Kur’an-ı Kerim’i bütün insanlara göndermiştir. Bu emaneti kabul eden yani Müslüman olduğunu söyleyen herkes gücü oranında yapılması gereken mesuliyetlerden sorumludur. Hazreti Allah, Kur’an-ı Kerim’de: “Onlarla savaşın ki Allah ellerinizle kâfirlere azap etsin.” (Tevbe, 14) buyurmaktadır. Buna benzer onlarca ayet-i kerime var. Yine kerametin ötesinde peygamberlere verilen mucizeleri bilmeyenimiz yoktur. Bunlar kitabımızın ayetleri arasında ibretler almamız için bize gönderilmiştir. Yaratılmışların en şereflisi olan Peygamber Efendimiz (s.a.v) sadece dua ile ya da sadece mucize ile mi İslam devletini inşa etti?

Hakkı hakikati söylemeye başlar başlamaz, daha düne kadar kendisine el-Emin (en güvenilir) diyenler tarafından hakaretlere, aşağılanmalara, boykotlara maruz kalan, Uhut’ta dişi kırılan, Taif’te taşlanan ve daha nice eziyetler gören bir Peygamber’in ümmeti diri veya ölü birilerine insanüstü güçler izafe ederek, onlardan medet bekleyerek bir şeyleri düzeltebilir mi? Kur’an-ı Kerim’in “usvetun hasene” (en güzel örnek) dediği zatı bırakıp başka başka zatları örnek edinip kurtuluşu onlardan beklemek Müslümanın tavrı olabilir mi? Silahlarınızı kuşanıp cihat edin, demiyoruz. Bu emri zaten Yüce Allah Kur’an-ı Kerim’de defalarca zikretmiştir. Daha en temel ibadet olan namazı bile gereği gibi kılmayan, üstelik Müslümanlığına toz kondurmayan milyonlarca kişinin İslam’ın zirvesi olan cihadı yerine getirmeye layık ve ehliyetli olmadığını biliyoruz.

            Başta İdlib olmak üzere Bilad’üş-Şam yakılıp yıkılırken Irak, Arakan, Yemen, Doğu Türkistan ve diğer mazlum coğrafyalar tarumar edilirken bu sözde keramet sahipleri ne yaptılar, ne yapıyorlar? Kimse kendini kandırmasın! Ashab-ı Kiram nasıl ki kurtuluşu sadece Hazreti Peygamber’den beklemeyip O’nunla omuz omuza mücadele ederek zulmü ve zalimleri dize getirdiyse bugün de aynı yöntemle Müslümanlar bu zulümden kurtulabilir. Herkes kendisine sorsun; “Bugün Değilse Ne Zaman, Ben Değilsem Kim?!”

 

Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
Türkiye Olumlu Duygular Endeksinde Sondan Dördüncü
Türkiye Olumlu Duygular Endeksinde Sondan Dördüncü
Avrupa’nın En Şişman Ülkesi Türkiye Oldu
Avrupa’nın En Şişman Ülkesi Türkiye Oldu