“ Katledilen Masumiyetlerin Anısına…”


Bu makale 2017-11-15 17:19:19 eklenmiş ve 4799 kez görüntülenmiştir.
Faysal Ceylan

GENİŞ BEŞİK DAR DÜNYA

                          “ Katledilen Masumiyetlerin Anısına…”

                                                   Önsöz:

      İnsan yaşamının hiçleştiği bir zamanın avuçlarında yaşıyoruz Sevgili Gökyüzü. İnsanın insanı öldürmek için neden aramadığı bir zaman. Doğası gereği trajik olan ölümün bile sıradanlaştığı bir zamanda yaşıyoruz artık. Duyduğumuz insan ölümlerine alışmaya başladık galiba.

      Ölüm hiç kimseye yakışmaz; ama en çokta çocuklara yakışmaz Sevgili Gökyüzü. 

      Lanetlenmiş olan cücelerin kendi yüceliğini, kurşunladıkları çocukların ölü bedenleri üstüne kurmaya çalıştığı bir zaman yaşıyoruz. Bütün insani erdemlerini yitirmiş olan birilerinin ellerindeki silahlarla küçük çocukları öldürmekten çekinmediği bir zamanda. Anlayacağın, çocukların öldürülmesine bile alıştık Sevgili Gökyüzü. 

                                              I.Kare:

      Sonbaharın kışa yaslandığı soğuk bir gündü. Güne yavaş yavaş damlamaya başlamıştı karanlık. Tek katlı bir evin küçük oturma odasında minderin üstüne bağdaş kurarak oturuyordu Ahmet. Odanın diğer yakın ucunda çocukları şakalaşıp, gülüşüyorlardı. Bir kedi yavrusu gibi yanan sobanın hemen yanına kıvrılmış olan Uğur da, sıcaktan kızarmış yüzüyle kardeşlerine bakıp gülüyordu. Yağlı ellerini küçük bir elbezi ile temizleyerek içeriye giren anne Makbule, eşi Ahmet’e bakarak:

-   Irak çok tehlikeli. İstersen bir süre daha gitme. Her gün televizyondan şoförlerin kaçırılışını ya da öldürülüşünü duyuyoruz, derken bir yandan da çocukların dağıttığı odayı topluyordu. Odayı dolduran mutluluk içinde oynayan çocuklarına bakan Ahmet, yüzündeki kocaman gülümsemeyle eşine bakarak:

-  Zaten beş aydır gitmiyorum. Böyle giderse kamyonu da satsak borçlarımızı ödeyemeyiz. 

-   Para canımızdan daha önemli değil ya. Biraz daha sabredelim. Belki biraz ortam sakinleşir. Ahmet gülerek:

-  Oooo, sakinleşmesini beklersek, Amerika’nın bütün Iraklıları öldürmesini beklemeliyiz o zaman. 

-    Sen esprilerine devam et. Hadi gel beni dinle. Bir gün senin de ölüm haberini duymak istemiyoruz… derken duygulanan eşini rahatlatmak isteyen Ahmet:

-   Yok yok korkmana gerek yok. Kazasız, belasız gidip, geleceğim.

   Sobanın hemen dibine kıvrılmış olan Uğur, kalkarak babasının yanına geldi. Babasına sokularak:

-     Baba bu sefer bende seninle geleyim mi? deyip, biraz daha sokuldu babasına. Ahmet oğlu Uğur’u çok severdi. Pek kırmamıştı onu. Sevgi taşan bir sesle:

-     Oğlum annenin dediklerini duymadın mı? Aramızda kalsın ama annenin söyledikleri çok doğru. Oraları çok tehlikeli. Uğur tatlı bir inatla ısrar etmeye devam etti:

-     Bir şey olmaz baba. Ne olur bende seninle geleyim. Ahmet, kolunu oğlunun omzuna atarak:

-     Bak oğlum hem senin okulun da var. Orada kaç gün kalacağımız belli değil; derslerinden geri kalırsın.  Uğur, babasının kararlılığını görünce ısrar etmekten vazgeçti. Uğur’un üzülüp suskunlaştığını gören babası:

-     Üzülme oğlum. Sana söz veriyorum; daha sonra seni götüreceğim. Anlaştık mı? Uğur anlaşmış bir edayla:

-     Tamam üzülmeyeceğim. Ama daha sonra mutlaka seninle geleceğim. Tamam mı baba ? Oğlunun yeniden neşelenmesine, sevinen Ahmet:

-     Tamam oğlum, deyip mutfakta yemek yapan eşine seslendi:

-     Biraz sonra yola çıkacağız.  Hala yemek olmadı mı? Gülerek konuşmasına devam etti:

-     Bak yemeği şimdi getirmesen, yola çıkmadan burada açlıktan öleceğiz. Makbule ellerinde sofrayla içeriye girerken, gülerek:

-     Korkma kimse açlıktan ölmez. Sofrayı yere bırakırken, kenarda oynayan çocuklarına bakarak:

-     Haydi çocuklar sizde açlıktan ölmeden gelin yemeğe. Yere bağdaş kurup yemek yemeye başladılar. Makbule eşine bakarak:

-     Hadi gel sen beni dinle, gitme. Bak havada çok soğuk. Biraz daha sabredelim. Ahmet eşine bakıp gülmeye başladı:

-     Şimdi de gitmemem için soğuk havayı mı bahane ediyorsun ?  Merak etme, fazladan iki battaniye götürürüm. Senin için rahat olsun, deyip, gülerek yemeğini yemeye devam etti. Yemeği bitirdikten sonra, Makbule sofrayı toplayıp mutfağa götürdü. Mutfaktan  seslendi:

-     Ocağa çay koydum; bari gitmeden bir çay iç de öyle git. Ayağa kalkıp hazırlık yapmaya başlayan Ahmet:

-     İyi olur. Çay olana kadar bende şu battaniyeleri kamyona götüreyim. Makbule mutfaktan tekrar seslendi:

-     Odadaki diğer battaniyeyi de götür. Ahmet, bağdaş kurup oturduğu minderden yavaşça kalkarak, kenarda duran iki battaniyeyi kucakladı. Uğur, hala babasıyla gidememenin hüznüyle sobanın dibinde oturuyordu. Ahmet, oğlunun hüznünü gidermek istercesine:

-     Hadi oğlum odadaki diğer battaniyeyi kapta, gel. Kamyona kadar götürelim. Babasının konuşması bitmeden yerinden fırlayan Uğur,   

battaniyeyi kaptığı gibi babasının hemen ardından kapıya yöneldi. Ahmet kapıyı açıp henüz ilk adımını atmıştı ki eşi  mutfaktan  seslendi:

-     Çay oldu. Eşyaları bırakıp, çabuk gelin…           

                                      II. Kare:

      Sonbaharın kışa yaslandığı soğuk bir gündü. Sabahın erken saatlerinde derse girmek için okul bahçesinde sırada bekleyen öğrenciler ve hemen yanı başlarında duran öğretmenleri soğuktan titriyordu. Isınmak için yerinde ağır ağır  hareket eden öğrenciler, kısa bir törenden sonra içeriye girmeye başladılar. 

      Kulakları rahatsız eden bir çığlığı andıran zilin çalınmasıyla, kalorifer başına üşüşmüş olan öğrenciler yavaşça yerlerine oturdu. Sınıfın kırık kapısı gıcırdayarak açıldı.   Öğretmenlerinin  içeriye girmesiyle öğrenciler ayağa kalktı. Elini ısıtmak istercesine ovan öğretmen çocuklara bakarak:

-  Günaydın çocuklar.

-  Günaydın öğretmenim.

-  Oturabilirsiniz çocuklar.

Hafif bir uğultu eşliğinde öğrenciler yerine oturdu. Öğretmen de tozlu sandalyeyi çekerek yavaşça oturdu. Her gün rutin  yapılan yoklamayı tekrar yapmak için sınıf defterini açtı. İsim listesinden isimleri tek tek okumaya başladı:

-   Serhat Doğan.

-   Buradayım öğretmenim.

-   Berfin Ceylan

-   Buradayım öğretmenim.

-   Dicle Karvar

-   Buradayım öğretmenim.

-   Uğur Kaymaz.

-   ……………….

-   Uğur Kaymaz

-   ……………….

Uğur’la aynı sırayı paylaşan Rodi kısık bir sesle:

-   Uğur yok öğretmenim.

-   Uğur yok…

                                              III.Kare:

      Sonbaharın kışa yaslandığı soğuk bir gündü. Sabahın erken saatlerinde valilik binasında alışılmadık, telaşlı bir koşuşturma yaşanıyordu. Bütün üniformalı ve sivil giyimli üstler, kaygılı bir yüz ifadesiyle teker teker toplantı odasına giriyordu. O an kaygılarıydı tek ortak noktaları. Toplantı odasının kara kapısı kapanır kapanmaz, o telaşlı hareketlilik yerini derin bir sessizliğe terk etti. Kısa bir süre sonra toplantı odasının kapısı 

gıcırdayarak açıldı. Sivil giyimli olan önde, hemen arkasında da üniformalı iki kişi odadan çıktı. Kapıda bekleyen birkaç basın mensubu içeri alındı. Elinde basın için yazılmış, taze kan kokan metni okumaya başladı:

      “ Sayın basın mensupları.

        Alınan bir ihbar üzerine dün akşam saat dört civarında güvenlik güçlerimiz bir operasyon yaptı . Çıkan çatışma sonucu Ahmet ve Uğur Kaymaz adlı iki terörist öldürüldü. Operasyon, tüm detaylarıyla size verdiğimiz kağıtta yazılıdır. 

       İyi günler.”

Bu kısa açıklamanın hemen ardından, tekrar toplantı odasına geri döndüler…

                                              VI.Kare:

     Sonbaharın kışa yaslandığı soğuk bir gündü. Gün karanlıkla  aydınlığın kesiştiği yerde duruyordu. Kapı aralandı. Ellerinde battaniyelerle biri çocuk iki kişi kapı aralığında belirdi. Arkadan gelen çocuk elindeki battaniyeyi düşürmemek için sıkıca tutarken, diğer eliyle de açık olan kapıyı kapatmaya çalışıyordu. Elli metre ötede duran kamyona doğru ilerlemeye başladılar.  Kamyonun yanına yaklaştıkları an, dört bir yandan silah sesleri yükselmeye başladı. Üzerlerine doğrultulmuş olan bütün namlular aynı anda büyük bir gürültüyle kusmaya başlamıştı. Kulakları sağır eden kısa bir gürültüden sonra, bir anda her şey ölüm sessizliği gömüldü. Koşuşturma ve telsiz sesleriyle bozuldu, bu kısa süreli sessizlik. Ellerinde silahlarıyla sayısız telsiz gürültülü üniformalı, öldürdükleri kişilerin kanlar içinde yatan bedenlerine doğru koşmaya başladı. Üniformalılardan biri avazı çıktığı kadar bağırıyordu:“ İçeriye girin, içeriye girin!...” Kapıyı kırarcasına açıp içeriye girdiler. Hemen karşılarında, ne olduğunu anlamak için dışarıya doğru koşan kadınla yüz yüze geldiler. Silahlı bir sürü üniformalıyı karşısında gören kadın, ne olduğunu anlamadan kendini yerde buldu. Bir sürü silah doğrultulmuştu ona. Bir yandan kayan tülbendi altından fışkırmış, darmadağın saçlarını düzeltmeye çalışırken, öte yandan da tüm engellenmelere rağmen kapıya doğru atılmaya çalışıyordu. Sırtına aldığı şiddetli bir darbeyle yüz üstü yere düştü. Ama o hala kapıya ulaşmaya çalışıyordu. Yerdeyken başını kaldırıp açık duran kapı aralığından bahçeye doğru baktı. Terlikleri kenara savrulmuş, çıplak ayaklarıyla eşi ve oğlu kanlar içinde yatıyordu. Bir yanar dağın kızgın lavları gibi ciğerini yakarak fışkıran çığlık, boğazında dondu. Dondu dudakları, donup paramparça oldu. Bütün ses telleri koptu. Ne içerde çığlık çığlığa bağıran diğer çocuklarının sesini, ne telsiz cızırtılarını, ne de saçlarından tutup kulağında bağıran üniformalıların sesini duyuyordu. Zaman donmuştu. 

      Her şeyi avuçlarına almış olan telsiz ve koşuşturma sesleri giderek daha da çoğalıyordu. Bu şiddetli gürültü içinde kirli bir ses telsizle rapor veriyordu:

-   İki terörist öldürüldü…

-   .………………………..                                                         

      İki terörist öldürülmüştü, sonbaharın kışa yaslandığı bir gününde…

      İki insan, iki can, iki beden kanlar içinde, koşuşturan postalların gölgesinde çiğneniyordu. Bedenleri sıcacıktı soğuk havanın avuçlarında. Hala eşinin, annesinin, çocuklarının, kardeşlerinin seslerini kulaklarında, kokularını tenlerinde taşıyordu. Her yer taze kan kokuyordu.  

      İki terörist öldürülmüştü. Eylem hazırlığında ki iki cani; bir baba ve henüz on iki yaşındaki oğlu. Yola çıkmak için kamyona battaniye taşıyan iki terörist. Yan yana, omuz omuza yatıyordu baba-oğul.  

      Sekiz kurşunla öldürülen baba, gözleri önünde çocuğu öldürülen bir babanın acını taşıyordu yüzünde. İlk kurşun, çok sevdiği oğlunun küçük bedenine saplanmıştı büyük bir şiddetle. Oğluna doğru uzanmıştı çamurlu elleri. İkinci kurşun ona isabet etmişti. Ama o hala küçük oğlunu düşünüyordu. Silahlar art arda patlamaya devam etti; üçüncü, dördüncü, beşinci… yirmi birinci kurşun. Baba öldürüldüğünün farkına varmamıştı. Hala oğluna bakmaya devam ediyordu. 

      On üç kurşunla öldürülen henüz on iki yaşındaki çocuk, gözleri önünde babası öldürülen bir çocuğun acısını taşıyordu yüzünde . O babasına bakıyordu, her kurşunla biraz daha ölen babasına. Küçük bedenine saplanan kurşunların farkına varmadan babasına doğru uzatmıştı ellerini. Kurşunlar küçük bedenine sığmıyordu.

                                              I.Deneme:

      Geniş, esmer yüzlüydü Uğur. Işıl ışıl parlayan o kara Kürt gözleri, küçücük burnunun sağına-soluna bağdaş kurmuştu. Gözlerinde taşıyordu gökyüzünün sonsuzluğunu.

      Adaklar adanmıştı onun gelişine. Doğumunun uğur getirmesi dileğiyle Uğur denmişti adına. Mutluluk, barış getirsin diye, tarihin karanlık kuyularına itilmiş bir halka. “Çocuk dünyanın en büyük mutluluğudur” diyordu Dostoyevski. Ne çok mutlu olmuştu ailesi ve ne çok mutlu olmuştu bir halk. 

      Bir imgeydi Uğur, tarihin kirli sayfalarına yazılan her güzel çocuk gibi . Barışın en masum, en çocuk  imgesi.

      Uğur çocukluğunun baharında, sonbaharın kışa yaslandığı bir günde öldürülmüştü; ne için öldürüldüğünü bilmeden.

                                        ***

      Yaşından fazla kurşun taşıyordu o küçücük bedeninde. Ölü gözleriyle bakıyordu öldürülen babasına; hemen karşısında şiddetli bir acıyla ölü bedenine bakan annesinin donmuş yüzüne.

      Bir çığlık yükseldi küçük evin bahçesinden…

                                              Sonsöz:

      “Mutlu çocuk!...Beşik nasıl da büyük geliyor sana, büyüde bak bakalım, dünyaya sığabilecek misin?” diyordu Schiller,Sevgili Gökyüzü. Ama biz beşiğinin büyüklüğünü gören çocuklara, dünyanın küçüklüğünün farkına varma fırsatını tanımıyoruz.

      Dünyayı çocuklara bırakmalı Sevgili Gökyüzü. Dünyayı çocuklara bırakmalı. Çocuklardır, zamanın akışkanlığını kendinde taşıyan. Onlardır, dünü bugüne, bugünü yarına taşıyan. Onlardır, zamanlar arasında kurulan köprüler. 

  Bizim en güzel yanımız, en büyük düşümüz, en şiddetli mutluluğumuzdur.     Onların yüzü suyu hürmetinedir güneşin doğuşu; onların yüzü suyu hürmetinedir hala her baharda kelebeklerin özgür uçuşu. Her çocuk bir armağandır insanlığa. Dünyayı çocuklara bırakmalı Sevgili Gökyüzü. Dünyayı Uğur’lara bırakmalı…     

                                                    FAYSAL CEYLAN

Not: Bu öyküyü Uğur Kaymaz ve babasının öldürülmelerinin hemen akabinde yazdım. Eğer bu olayı gerçekleştiren polisler ceza almazsa her sene bunu yayınlayacağıma ant içtim. Ki böyle de oldu. Bu katliamın sekizinci yılında bunu tekrar yayınlatmanın acısını yüreğimde yaşıyorum. Adaletin bir gün tecellisi umuduyla…

2009

Diğer yazıları...
Köşe Yazarları
 ‹ 
 › 
E-Mail Bülten Kaydı
Döviz Kurları
Arşiv Arama
- -
Puan Durumu
Kızıltepe Ekspres Haber
© Copyright 2018 Kızıltepe Ekspres Haber . Tüm hakları saklıdır. Bu site Gazi SOFT haber yazılımı alt yapısı ile yapılmıştır.
GÜNDEM
mardin,kızıltepe,koser,
EKONOMİ
mardin, kızıltepe, koser, Qoser, döviz, para, finans, ekonomi,büyükşehir
RÖPORTAJ
MAGAZİN
TEKNOLOJİ
KÜLTÜR-SANAT
mardin,kızıltepe,koser,
SAĞLIK
mardin,kızıltepe,koser,
YAŞAM
mardin,kızıltepe,koser,
DÜNYA
Ortadoğu,asya,avrupa,
EĞİTİM
mardin,kızıltepe,koser,
A.Ö.L.
SİYASET
mardin,kızıltepe,koser,
SPOR
mardin,kızıltepe,koser,
GÜNCEL
mardin,kızıltepe,koser,